Tiflis’in Sorumluluğu

Yüz elli yıl önce büyük bir haksızlığa uğrayan, vatanları ellerinden alınan, zorla yurtlarından çıkartılan Çerkes halkı yaşadığı büyük trajediyi dünya kamuoyuna anlatacak araçlara sahip olamadı şimdiye dek. Bu nedenle trajik geçmişlerini kendi içlerinde birbirlerine anlatmaktan, suçluyu kendi kendilerine aramaktan öteye geçmeyen anma programları düzenlediler. Köklü bir cemiyet geleneğine sahip olan Çerkesler, var olan sivil toplum örgütleri aracılığı ile konuyu uluslar arası kamuoyuna taşımak yolunda çaba da gösteremiyordu, çünkü gittikçe daha lokal görünüm sergileyen örgütler kültürel motiflerin varlığını sürdürmesini halkın var oluş sorunundan daha çok önceller bir tavır içine girmişti.

Sürgünün 147. yılını anmaya hazırlanan Çerkesler için Gürcistan Parlamentosunun Çerkes Soykırımını tanıma kararı sürpriz olmakla birlikte onlar bu karar karşısında derli toplu bir tepki verebilecek durumda değillerdi. Çünkü Rusya güdümlü politikalar sonucunda Gürcistan son yirmi yıldır Çerkeslere öncelikli düşman olarak sunulmaktaydı. Abhaz – Gürcü Savaşı döneminde başlatılan bu husumet politikası Oset Gürcü anlaşmazlığı ile de beslenmiş, tarihi bir zemine oturmayan bu yapay düşmanlık Kafkas sıradağlarının kuzey ve güney yamaçlarının sakinlerini birbirini anlamaz hale getirmeye başlamıştı.

Gerek 1994 – 1996, gerek 1999 sonrasında yaşanılan ve Çeçen halkı için telafi edilemez zararlara sebep olan Çeçen Rus Savaşı sırasında Gürcistan’ın izlediği yapıcı politika bile Rusya’nın çizdiği düşmanlık rotasını değiştirmeye yetmemişti. Oysa bu savaş sürerken Gürcüler Çeçen halkı için komşuluk görevini tam manasıyla yerine getirmişlerdi.

Esasen Kuzey Kafkasyalılar ( etnik bağlardan dolayı Abhazları da Kuzeyliler arasında değerlendirmekteyiz.) ile Gürcüler arasında tarihi bir temele dayanan düşmanlıktan bahsedilemeyeceği gibi bu iki grup arasındaki ilişkilerin tarih boyunca olabildiğince dostane yürüdüğünü ileri sürmek de mümkündür. Kısmen de olsa ilişkileri etkileyen din faktörüne rağmen örneğin Kırım Hanlığının Kuzey Kafkasya politikası ile Gürcistan’ın Kafkasya politikası kıyaslandığında Kuzey Kafkasyalılar’ın dağın güney yamacına rahatlıkla sırt dayayabildiklerini söyleyebiliriz.

Geçmişte Kuzey Kafkasya’da genel kabulün tersine son derece etkin bir sosyal hoşgörü olduğunu ileri sürmek çok da yanlış değildir. Zira karmaşık etnik yapı içerisinde en küçük nüfusa ve etkiye sahip halk bile farklı dilini, dinini ve soyunu korumuştur. Öte yandan tüm bu farklılıklara rağmen ortak bir kültür ve tavır geliştirmeyi de başarmıştır. Gürcistan’ı bu yapının içerisinden bütünüyle ayırmak pek de mümkün görünmemektedir. Nitekim Çeçen Rus Savaşında Gürcü politikasını belirleyen etkenlerden birinin bu ortak kültür ve tavır olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki Gürcistan, Abhazya’da yaşadığı yenilgide Kuzey Kafkasyalıların özellikle de Çeçenlerin ne büyük payı olduğunu bilmesine rağmen ilişkilerini komşuluk temelli sürdürmüştür. Öyle ki dönemin Gürcü devlet başkanı Şevardnadze, kendisinden Çeçen savaşçıları isteyen Rus yönetimine “Bende terörist yok, yaralı komşu çocukları var” şeklinde bir cevap vererek Sovyet Politika geleneğinin bile Kafkas gelenekleri karşısında etkisiz kaldığını dile getirmiştir.

Gürcü Parlamentosunun 2011 Mayısında aldığı kararın Çerkes diasporası tarafından temkinli bir şekilde karşılandığı yönünde haberler yapılmış olmakla birlikte aslında Çerkeslerin sessizliğini temkinden ziyade örgütsüzlük gerekçesi ile açıklamak daha doğru olurdu. Zira ‘Gürcistan karşıtlığı’ gibi ‘politik temkin’ kavramı da Çerkes Diasporasında temeli olmayan bir kavramdı. Çerkes örgütleri yüz elli yıldır hiçbir politik hesabın içinde bulunmadığı gibi Çerkes halkının adını da parlamentolarda duymaya alışkın değildi. Konu hakkında yazıp çizecek birkaç kişinin suskunluğu Çerkes diasporasının temkini olarak algılanıyor ve bu yanlış algılama Gürcü tarafında sükut-u hayale sebep oluyordu.

Oysa Gürcü Parlamentosunun aldığı karar yüz yıldır hiçbir parlamentoda konu edilmeyen Çerkes meselesinin yeniden dünya gündemine gelmesini sağlayabilirdi. Bu karar, emsalleri gibi devletlerarası ilişkilerde koz olarak kullanılan bir iddia olmaktan öte, yüz elli yıl önce emperyalizmin ezdiği, yok oluşun eşiğine gelmiş mazlum bir halkın sesi olmak gibi ulvi bir amaca hizmet de edebilirdi. Tabii ki böyle bir etki uyandırması için öncelikle Kuzey Kafkas Cumhuriyetleri ve özelde Çerkes diasporası tarafından doğru algılanması gerekirdi. Kararın Rusya Federasyonu sınırları içinde yer alan Çerkesler tarafından heyecanla karşılanmasını beklemek gerçekçi olmaz. O cephenin sessizliğinin anlaşılabilir gerekçeleri vardır. Fakat birkaç milyonluk Çerkes dünyasının temsilcisi olduğunu iddia eden kurumların bu kararı ‘temkin’ görünümlü bir umursamazlıkla karşılaması, dahası böylesi bir karara rağmen Gürcistan’a yirmi yıllık mazinin hatırlatması öngörüsüzlüğün, politikasızlığın, cahilliğin ve kifayetsizliğin göstergesidir.

. . .

Çerkeslerin 1864’e dek ‘Soykırım’, 1864 sonrasında ‘sürgün’ 1900 sonrasında ise ‘Yok Oluş’ görünümlü trajedilerinin uluslar arası kamuoyunda ilgisizlikle karşılanmasının temel sebeplerinden birisi bu konuda dünyanın ihtiyaç duyduğu veri ihtiyacının Rusya tarafından karşılanmasıdır. Gerek soykırımın yaşandığı dönemde, gerek meçhule yolculuk görünümlü Sürgün döneminde, gerekse kültürün, dilin aşınıp eridiği yok oluş döneminde Kafkasya konusunda yapılan araştırmaların merkezi Rusya olmuştur. Kafkas – Rus Savaşlarında dünyayı yönlendiren Rus basını, geçtiğimiz yıllara kadar devam eden Çeçen Rus Savaşında da Dünya Kamuoyunun iradesini şekillendirmeyi başarıp üç yüz yıldır özgürlük savaşçısı olarak tanınan Çeçen tipini, radikal terörist olarak dünya kamuoyuna kabul ettirmiştir. Dünya Kafkasya’yı Rusya üzerinden okumuş, Rusya penceresinden değerlendirmiş, Rusya üzerinden anlamlandırmıştır. Bu durum, dünya Kamuoyunun Kafkas stratejisini her zaman için yerli halkların aleyhine çevirmiştir.

Her ne kadar Türkiye’de alternatif bir veri merkezi sağlama çalışmaları yapılmışsa da gösterilen gayretler çok küçük hesapların kurbanı olup akamete uğramıştır. Türkiye’de dün olduğu gibi bugün de Kafkasya’nın geleceğini samimi olarak dert edinen insan sayısının azlığı gerçeği karşısında ülkemizin gelecekte de Kafkasya konusunda gerçekçi ve etkili bir veri merkezi olamayacağını görüyoruz. Var olan ve hakkında hiçbir sayısal veriye sahip olmadığımız Çerkes diasporasının politika üretemeyen folklorik bir gruba dönüştüğü de ortadadır.

Bu durumda Kuzey Kafkasya’nın geleceğini şekillendirmekte en önemli görevin Gürcistan’ın yorgun sırtına düştüğünü söylemek yanlış olmaz. Gürcüler bu görevi, batı tarafından yüklenmiş bir sorumluluk olarak algılamamalıdır. Bilakis gerekirse batıya rağmen, Kuzey Kafkasyalı halkların tarihi, etnik, linguistik ve kültürel ortaklıklarını işlemek, yapay düşmanlık hareketleri karşısında yapıcı politikalar önermek, Kafkasya’da yaşanan her türlü gelişmenin dünya kamuoyuna aktarılmasını sağlamak, tüm bu işlemlerin gerçekleştirilmesi için gereken veri merkezlerini oluşturmak Gürcistan için değişmez bir politika olmalıdır.

Kısa bir vade içerisinde Kafkasya’da jeopolitiğin gereği olan sıcaklığın düşmesini beklemek gerçekçi olmaz. Yaşanacak gelişmelerin bölgenin küçük nüfuslu yerli halklarını ne şekilde etkileyeceğine dair Amerika’nın, Avrupa’nın ya da Rusya’nın endişesinin olmaması doğaldır, fakat bu endişeyi Gürcistan’ın taşıması gerekir. Zira Gürcüler de Kuzeyli halklarla birlikte aynı dağın yamacında yaşamaktadır.

 

H. ÜSTÜN

Tiflis’in Sorumluluğu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön